345. Toplantının Konuğu Prof. Dr. Necmettin Sökücü Oldu

345aGaziantepli Öğretim Üyeleri Baltalimanı Grubu’nun 345. toplantısı İstanbul Üniversitesi
Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde gerçekleşti. 19 Nisan Cuma günü yapılan toplantının konuğu
“Cerrahinin Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konuşması ile Prof. Dr. Necmettin Sökücü oldu. Prof. Dr. Türkan Uğur Dai “Değerli duayen hocamız Prof. Dr. Necmettin Sökücü ve kıymetli eşi Prof. Dr. Semra Sökücü hocalarımıza ve siz kıymetli hemşehrilerime hoşgeldiniz diyorum. Bugünkü sunumu çerçevesinde Necmettin Hocamızın hem akademik deneyimlerini, birikimlerini, ilklerle ve başarılarla dolu özgeçmişini hem de cerrahiye ilişkin öngörülerini ilgiyle ve dikkatle izleyeceğiz.” sözleriyle toplantıyı açtı.
Sunumuna başlamadan önce fotoğraflarla hem özgeçmişini aktaran hem de Antepli farklı isimler hakkında bilgiler veren Prof. Dr. Necmettin Sökücü, burs programına özellikle vurgu yaparak Gaziantepliler Derneği’nin faaliyetlerinden de söz etti. Prof. Dr. Sökücü ayrıca, eşi Prof. Dr. Semra Sökücü’nün başarılarla dolu özgeçmişini de aktararak, eşinin Türkiye’de Pediatrik Gastroenteroloji Hepatoloji birimini kuran ilk isim olduğunu belirtti.
Cerrahinin sadece bir meslek değil bir yaşam tarzı olduğunu, kişisel hayattan fedakârlık gerektirdiğini ancak buna karşılık düşük beklentiye sahip olmak gerektiğini söyleyerek sunumuna başlayan Sökücü, insanlığın başlangıcından beri cerrahinin var olduğunu ve bu dönemlerden beri cerrahların hekimlerden geçmişten beri farklı görüldüğünü ifade etti.
345b
“Cerrahi, iş ve el anlamına gelen Yunanca kelimelerden türemiştir. Tıbbın bedenin fiziksel manipülasyonu ile ilgilenen dalıdır. Yaralanmaları ve travmaları tedavi etme, dikiş atma, ampütasyon, yaraları drene etmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Cerrahinin ne zaman başladığı konusunda pek bir bilgi yok ama Hindistan’da Suşruta adında bir cerrah M.Ö. 800 yılında Samhita adında bir kitap yazmış. Bugün cerrahinin babası olarak kabul edilen kişi o.” diyerek cerrahinin tarihçesi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Necmettin sökücü, tıp kaynaklarında geçen en eski ameliyatın M.Ö. 6500- 12000 yıllarına tarihlenen kafatasına delik açılması işlemi yani trepanasyon (Burr Hole) olduğunu da sözlerine ekledi.
18. yüzyılda hekimlerin “eğitimli” doktorlar olduğunu, zenginlere hizmet ettiklerini ve o dönemde mikrop kavramı hakkında henüz bilgileri olmadığını belirten Prof. Dr. Sökücü, çoğunlukla berberlerin cerrahlık yaptığını ifade etti. Hristiyan dünyasında 11. yüzyılda papa insanlara temas etmelerini yasaklayana kadar din adamlarının da cerrahlık yaptığını söyleyen Sökücü, berberlerin yanı sıra hamam tellaklarının ve şifacıların da cerrahlık yaptığını aktardı.

345c

 
Prof. Dr. Sökücü ayrıca “19. yüzyıla gelince antisepsi kavramı ve anestezi ortaya çıkıyor. O aradaki iç savaşların rolü ve sanayileşmenin de etkisiyle cerrahi, atılım yapmaya başlıyor. Ama yine bu dönemde de cerrahi korkulan bir şeydi. Özellikle ağrı çok olduğu için hastalar ameliyat olmaktan kaçınıyorlardı. Ölüm oranı da yüksekti. En çok bacak ampütasyonu yapılıyordu ve 1850'den önce ampütasyon yapılanların yüzde 35’i ölüyordu. Esas olarak yara tedavisi ile uğraşılıyordu. Ameliyat sonrası enfeksiyon o kadar yaygındı ki cerahatin bir iyileşme işareti olduğuna inanılıyordu. Gangren yaygındı. Pis koku normal kabul edilirdi. Hastaların çoğu ağrı nedeniyle cerrahiyi istemediği için yaralar ve tümörler ilerliyor ve çoğu da bu şekilde ölüyordu. Cerrah çok hızlı olmak zorundaydı. Bir noktada şoku ve ağrıyı en aza indirmek için gladyatör olmak zorundaydı. Ama doku hasarı kimsenin umurunda değildi. Eğer bir cerrah 30 saniyeden bir bacağı daha uzun bir sürede keserse, iyi bir cerrah olarak kabul edilmiyordu. Bu ameliyatlar da çıplak ellerle ve günlük kıyafetlerle yapılıyordu. Aletler temizlenmeden yeniden kullanılıyordu. Asistanlar da tıp öğrencileri ve genç doktorlardı. Bu ameliyatlar sıklıkla evlerde gerçekleştiriliyordu.” sözleriyle modern cerrahiye giden süreçte yaşanan zorluklara ışık tuttu.
“Anesteziklerin keşfinden önce hastaların kontrol altında tutulması gerekiyordu. Bunun için de alkol ve afyon gibi maddelerden yardım alınıyordu. Ama bunlar işe yaramadığı gibi son derece de tehlikeliydi. 1799'da Sir Humphrey Davy, nitroz oksitin veya “gülme gazının” anestezik özelliğini keşfetti. 1815'te Michael Faraday, eterin daha etkili olduğunu keşfetti. Bu keşifler cerrahlar tarafından büyük ölçüde göz ardı edildi.1842'de bir Amerikalı olan CW Long, cerrahi de eter kullanımını ilk kez gerçekleştirdi. Amerikalı WT Morton, 1846'da cerrahları Eterin faydalı olduğuna ikna etti. Bacak amputasyonunu 28 saniyede yapabilen Dr. Robert Liston, eteri kullanan ilk İngiliz cerrahıydı. Dr. James Simpson, 1847'de kendi üzerinde deney yaparak Kloroformu keşfetti (akşam yemeğinden sonra, arkadaşlarıyla birlikte). Simpson, doğum sırasında kloroform kullandı. Elbette anestezinin cerrahi üzerine önemli etkileri oldu; operasyon sayısı arttı ama buna bağlı olarak ölüm oranı arttı. Anesteziklerle ilişkili riskler; yetersiz ya da aşırı verilmesine dair sorunlar ortaya çıktı. Diğer yandan Cerrahi işlemler daha uzun sürmeye başladı.” diyerek cerrahi tarihindeki en önemli keşiflerden biri olan anestezinin tarihçesi hakkında bilgi veren Sökücü, anestezinin hemen kabul görmediğini, askeri alanda sınırlı olarak kullanıldığını ve genelde hayır amaçlı yapılan ameliyatlar hastanelerde ya da benzer yerlerde yapılırken zengin kişilerin ameliyatları evlerde yapıldığını sözlerine ekledi.
Anestezinin, cerrahlara daha büyük ameliyatlar yapmak için daha fazla zaman verdiğini, ancak 1845-1865 yıllarının cerrahinin “Kara Dönemi” olarak bilindiğini çünkü hastaların uzun ameliyatlardan sonra enfeksiyondan öldüklerini ifade eden Prof. Dr. Necmettin Sökücü, Louis Pasteur 1861’de “Mikrop Teorisi”ni yayınlayana kadar kimsenin enfeksiyonun nereden kaynaklandığını bilmediğini söyledi.

345d

 
“Macar kadın doğumcu Ignaz Semmelweis 1847 yılında el yıkamayla ve aletleri klor çözeltisiyle yıkayarak lohusa ateşini önledi. Semmelweis’ın çalışmaları 1860'ta yayınlanmasına rağmen öbür hekimler uzun süre etkisini göz ardı ettiler. Daha sonra İngiliz cerrah Joseph Lister enfeksiyon ve püy kavramını ortaya koydu ama ‘Bunlar havadaki mikroplar tarafından oluşturuluyor.’ diye kendine göre bir teori geliştirdi. Ama aynı kişi 1867'de antisepsiyi tanıttı karbolik asitle elleri ve aletleri yıkamayla enfeksiyonların ciddi anlamda azaldığını ortaya koydu. 1870'lerde ve 1880'lerde cerrahlar kraniyel cerrahi, göğüs cerrahisi ve batın cerrahisi yapabiliyorlardı. 1886’da ilk başarılı apendektomi yapıldı ve Boston Mass General Hospital’da batın cerrahisi bölümü kuruldu. Artık batın cerrahisi artık yapılabiliyordu. 1880'lerde ve 1890'larda fizyolojik cerrahi dediğimiz dönem başladı. Yani dokuları koruma, anatomiyi muhafaza etme, dikkatli diseksiyon ortaya çıktı ve bunların değeri anlaşıldı. Bu arada kan transfüzyonunun yerleşmesi cerrahinin başarısına büyük katkı gösterdi. Başlangıçta kan transfüzyonu faydadan çok zarar veriyordu çünkü bilinçsiz şekilde, rastgele yapılıyordu. 1900 yılında Karl Landsteiner dört kan grubunu keşfetti. Sodyum sitrat eklenmesiyle kan, pıhtılaşmadan saklanabildiği ortaya konulunca Birinci Dünya Savaşı'nın da etkileriyle artık ameliyatlar daha başarılı olmaya başladı. 1895'te Wilhelm Röntgen X-Işınlarını ortaya koydu. Tabii bu tanı yönünden de tıbba büyük bir kolaylık getirdi.
Savaşlar cerrahinin gelişiminde büyük rol oynadı. Pek çok yaralanma, enfeksiyonla önemli bir eğitim alanıydı. Bu arada hastanelerin değeri de anlaşılmaya başlandı. Daha önce de ifade ettiğim gibi 19. yüzyılda çoğu ameliyat evde yapılırdı. Hastanelerde ölüm oranı 3-5 kat daha yüksekti. Hastaneler hayır amaçlı vakalar içindi. Zenginlerin ameliyatları evlerinde yapılırdı. 1800 yılında ABD’de 2 tane hastane vardı. Biri Pennsylvania’da biri de New York’ta.  1821’de Mass General Hospital üçüncü hastane olarak yapıldı. 1873’de ABD 178 hastane varken, 1909’da bu sayı 4359’a çıktı. Bunlarla birlikte tabii ki yapılan ameliyatların sayısı da yıldan yıla arttı. Mass General Hastanesi’nde 1841-1845 arasında yılda 37 operasyon yapılırken, 1847-1851 arasında bu sayı 98’e, 1898’de ise 3700’e yükseldi.  1900’lere geldiğimizde cerrahi daha güvenli, daha az ağrılı, daha invaziv ve daha az enfeksiyon riski taşır hale gelmişti.
1870 ile 1970 arasındaki çağa “Cerrahların Çağı” adı verilir. Bu dönemde cerrahi tekniklerde hızlı artış olmuş, vücudun yeni bölgelerine erişim ile ayrıntılara ve dokuya saygı ortaya çıkmıştır.” sözleriyle modern cerrahinin doğuşuna ilişkin bilgiler veren Prof. Dr. Sökücü, 1980’lerde laparoskopik cerrahinin gelişimiyle cerrahların yeni araçlara ve tekniklere ulaştığını, dolayısıyla cerrahide yeni bir dönem başladığını ifade etti.
Prof. Dr. Necmettin Sökücü, “1982’de Semm ilk laparoskopik apandektomiyi, Fransız Mouret 1987’de ilk laparoskopik kolesistektomiyi yaptı. Bizde ilk kez 1990 yılında Cerrahpaşa’da laparoskopik kolesistektomi yapıldı. Ondan birkaç ay sonra da Çapa’da yapılmaya başlandı. 1992’de İngiltere’de İlk laparoskopi eğitim merkezi kuruldu. Laparoskopik cerrahinin diğer isimleri ‘Anahtar Deliği Cerrahisi’ ‘Minimal İnvaziv Cerrahi’ ‘Minimal Erişim Cerrahisi’dir. Başlangıçta ‘Hangi ameliyatlar laparoskopik olarak yapılabilir?’ üzerine tanımlamalar yapıldı ve daha çok mide-bağırsak ameliyatları, kanser olmayan böbrek ameliyatları ve bazı dalak hastalıkları için uygun olduğu görüldü. ‘Açık ve laparoskopik cerrahi arasındaki temel farklar nelerdir?’ diye bir soru soracak olursak, hasta açısından azalmış ağrı, hızlı iyileşme, azalmış travma ve normal hayata daha hızlı dönüş anlamına geldiği yanıtını verebiliriz. Cerrah için ise daha yakın ve iki boyutlu görüntü, hassas disseksiyon, daha uzun süre ameliyat yapabilme ve açık cerrahi prensiplerinin laparoskopik cerrahiye uyarlanması imkânını verdiğini görüyoruz. Artık kanser için de uygulanmaya başladı ve ilk karşılaşması sonuçlar verilmeye başlandı. Örneğin 2008 yılında yapılan bir çalışmada kalın bağırsak ve rektum kanseri ameliyatlarında açık ameliyatlarla laparoskopik ameliyatlar arasında hiçbir fark olmadığı ortaya konuldu.” sözleriyle cerrahideki modern dönemin tarihçesine dair bilgi verdi.
Artık robotik cerrahi, transanal mikrocerrahi, NOTES (Doğal Açıklıktan Yapılan Transluminal Endoskopik Cerrahi) gibi yöntemlerin de uygulanmaya başlandığına dikkat çeken Sökücü,  robotik cerrahi “minimal invazif cerrahinin sınırlamalarını aşmak ve açık cerrahinin yeterliliklerini arttırmak amacıyla geliştirildi” dedi.

345e

 
İlk olarak 2000 ylında Da Vinci Cerrahi Sistemi’nin geliştirildiğini ifade eden Prof. Dr. Sökücü, daha sonra ise ZEUS Sistemi’nin geliştirildiğini söyledi. Robotik cerrahinin özel bir yöntem olmadığını belirten Sökücü, bunun minimal invazif cerrahinin bir anlamda aynısı olduğunu vurguladı. “Aslında yapılan işlem tamamen laparaskopik ameliyat. Farkı nedir? Birtakım aletler eklenerek yedi farklı yönde organları görme imkânı sağlıyor. Bir de alet titremiyor, oynamıyor, sabit duruyor. Bu da cerrahın işini kolaylaştırıyor ama karşılığında lüzumlu lüzumsuz kullanılınca şöyle bir şey çıkıyor ortaya; mesela bir kalın bağırsak ameliyatını eğer siz robotik olarak yaparsanız ortalama 3 ile 4 bin dolar kadar fazla para ödüyorsunuz. Hiç gerekmediği halde safra kesesi ameliyatı illa robotla olsun dediğiniz takdirde ortalama bin dolar fazladan para veriyorsunuz.” diyerek robotik ameliyatların gerekli durumlarda uygulanması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Necmettin Sökücü, “Burada da durmadı iş, bazı ameliyatlar uzaktan yapılmaya başlandı. 2001 yılında Dr. Jacques Marescaux ve Dr. Michel Gagner New York’tan İngiltere’deki bir hastayı robotik sistemle ameliyat ettiler.” dedi.
Bugün artık robotik cerrahinin her branşta bütün organların ameliyatı için uygulandığı belirten Sökücü, “Zaten Da Vinci Sistemi laparoskopinin kısıtlı yönlerinin ortadan kaldırılması için geliştirildi. Üç boyutlu görüntü veriyor. Kamera stabil. 7 yönde hareket edebilen, eklemli enstrümanlar kullanılıyor. Titreme olmadan hareket ediyor ve hareketlerin derecelendiriliyor.
Üstün ergonomik yapıya sahip.” diyerek robotik cerrahinin avantajlarını aktardı.

345f

 
“Gelişmeler daha da ilerledi. Biomimetik mikro-robotlar gelişmeye başladı. Gastrointestinal endeskopi için kapsül kameralar ortaya çıktı. Yani ağızdan girerek endeskopi yardımıyla bağırsaklara kadar inip orada ameliyatlar yapılan sistemler kullanılmaya başlandı. Burada da bitmedi. Nano Robotlar geliştirildi. Tabii teknolojinin bu aşamaya gelmesi birtakım etik sorunları da gündeme getiriyor. Teknoloji iyi ya da kötü değildir, nötrdür. Bu teknolojilere ahlaki ve etik değerleri katmak bizim sorumluluğumuzdur. Sonra her bir hastaya empati ve şefkatle bu yöntemleri uygulamak bizim görevimizdir.” sözleriyle sunumunu sonlandırdı.
Yoğun geçen soru-cevap bölümünün ardından Başkan Prof. Dr. Türkan Uğur Dai toplantıyı kapattı.

Yazdır